İnsan!

Hayal kırıklığı,

Çünkü insan var.

 

Heves kırıklığı,

Cünkü insan var.

 

Düşkünlük,

Çünkü insan var.

 

Nefret,

Çünkü insan var.

 

Şikayet,

Çünkü insan var.

 

Saygısızlık,

Çünkü insan var.

 

Dehşet,

Çünkü insan var.

 

İhanet,

Çünkü insan var.

 

Küstahlık,

Çünkü insan var.

 

Yalan,

Çünkü insan var.

 

Teselli,

Çünkü insan var.

 

Önyargı,

Çünkü insan var.

 

Türetebilirsiniz, atış serbest…

Hayatım boyunca hiç sevmediğim matematik önüme çıkıyor hep. Toplasan, bölsen, çarpsan, çıkarsan hiç fayda etmiyor. Sonuç ve özne hep insan konu nefrete gelince… Problemin ve çözümün ortak paydada buluştuğu yegane şey: İnsan…

İnsan sevmeyip hayvan sevenden korkmayın arkadaşlar. İnsana alternatif bulmak da insanın işi…

 

O insan ki aldatır…

O insan ki hak yer…

O insan ki hayal kırar…

O insan ki heves kırar…

O insan ki yalancıdır…

O insan ki yapmacıktır…

 

Müzik: The Last Shadow Puppets – My Mistakes Were Made For You

 

Anneler Günü Meselesi

Anne olmak illa ki bir velede sahip olmak değildir. Veya bir insan cinsine süt vermiş olmak da değildir. Kan bağı hiç değildir!

Şevkatli olmaktır annelik, O’nun için endişe duyabilmektir. O’na ilgi göstermek, O’nun için akıl almayacak fedakarlıklar yapabilmektir.

Biz işeyaramaz herifler küçükken hiçbir canlıyı taklit edememiş oyuncaklarla oynarız. Arabalar, trenler, silahlar vs. Doğada bunların canlısını bulamazsınız. Mal taklididir bunlar.

Biz kapitalist dünyanın önümüze küçükken koymuş olduğu metalarla oyunlar yaparken, minik hatunlar bebekleri süslerler, saçlarını tararlar ve hatta saçma sapan da olsa senaryolar kurararak yeri geldiğinde o cansız bebeklerle konuşurlar.Mothers Day

Çünkü o anlarda tam bilmeseler bile bu onların içgüdüsüdür. Bir gün büyük hatun olduklarında artık bu oyuncaklardan edindikleri özveri ve tecrübeyi canlılara uygulamaya başlarlar. Ve gayet tabi ki o canlı illa ki kendi doğurdukları olmayabilir. Dediğim gibi insan bile olmayabilir bahsettiğim canlı. O hatun elbet içgüdüsünün verdiği enerjiyi birşey üzerinde kullanacaktır.

Bir çiçeğe, böceğe ya da bir hayvana da annelik yapabilir bir hatun. Sahiplenir, besler, hep aklının bir köşesinde tutar onu. Hiçbirşey bulamazsa, kendine annelik yapar ama yine yapar.

Anlatması zor, anlaması daha da zor bir durumdur annelik.

Bundan ötürüdür ki doğurmuş, doğurmamış tüm hatunların Anneler Günü’nü tüm samimiyetimle kutlarım.

Hürmetler!

Müzik: Benny Goodman  – Sing Sing Sing

Kaydet

Yalnızlık Temalı Karışık Karalama!

Anlatmadığım veya anlatamadığım birçok şeyin arasından sıyrıldı bugün “yalnızlık”… Eksik olmasın, ara ara dokunur kendisi çocukluğundan beri yalnızlığın tek çoğunluk olduğuna inanan bu adama!

Hani normal şartlar altında şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda uyuyamayan bir insanın milyonda bir kere ansızın uykuya dalmasını muhterem bir muavinin “servis” için dürterek bölmesi vardır ya, o misal…

Yaşamadıysanız bilmezsiniz, yaşadıysanız bir tebessüm açar dudaklarınızda bu dürtmeye şu an!

Bugün uzun süredir ilk kez istedim nedense birisi o muavin olsun… Tiksindiğim bir şekilde dürterek uyandırsın beni yalnızlık uykusundan! Ama olmadı tabiki. O konuya girmek niyetinde de değilim…

Sorgulamayı içgüdü edinmiş her insan kadar ilk olarak “neden” diye sordum. Yalnızlığı konu almış bir karalamada bu soruyu kime sorduğumu tahmin etmek için kristal küreye sahip olmak gerekmiyor tabiki! Kendime sordum ki ben bunu sık sık yaparım. Bazıları kahvaltı sever. Ben ise, bilincim daha fazla uykuyu reddetmeye başlayıp beni uyandırdığı ilk andan itibaren sorarım: Neden?

Neden uyudum, neden düşlerimi ve akabinde dişlerimi fırçaladım? Neden onu veya bunu yapıyorum, vs vs…

Nedenler önemlidir benim hayatımda, “nasıl” durağına gelene kadar! Nedeni hakkında fikir yürütemediğimde hiçbir “nasıl” soru cümlesi olamaz bu bünyede…

Fakat asla tavsiye etmem bunu! Mutsuzluklar nedenlerle başlar, nasıllarla büyür, sonuç endişesiyle çoğalır! Yazın bunu köşeye güzel laf oldu!

Bir parmağımın azıcık zahmetiyle müziğimin sesini açabiliyorum fakat neden yalnızlığı aynı parmak hareketiyle sorun olmaktan çıkaramıyorum bugün? Veya neden bugün? Veya neden yalnızlık? Veya neden kabullenmeyi bağışıklık sistemime entegre etmiş olduğum bu gerçek bugün bu kadar dokundu?

İnsan ya vicdanını rahatlatmak için ya da kafasına daha fazla takmamak için bahaneler uydurur, korkularını mevzu bahis etmezsek eğer! Benim bahanem de sizler oldunuz aslına bakarsanız saygıdeğer ama su geçirmez takipçiler!

Sizler sürekli yalnızlık, terkedilme, aradığını bulamama, efendime söyleyeyim böyle bi karamsar yazılar filan yazdınız! Ben ne güzel Gereksiz Geyikler Serisi’ni başlatmış yoluma bakıyordum!

Bir de bir taneniz utanmadan çıktı Damien Rice şarkısı içeren içerikler yayımladı! E bizim elimiz de armut toplamıyor! Yazarız “ilham abla” uğradığında tabiki – ki kendisi genelde cips paketlerinden çıkan eski tasolar gibi alkol şişesinin içinden görünür bana-

Yaşın kemale ermesi vardır ya hani… O deyimdeki “kemal” kelimesini hiç düşündünüz mü bilmem… Ben düşündüm, araştırdım ve buldum! Sunal veya Kılıçdaroğlu ya da herhangi bir Kemal değildir o kemal!

Kemal olgunluk demektir. Çok yaşlanmış olmaya da gerek yok olgunlaşmak için; yaşı benden ileri olan vatandaşlar artistlik yapmasın hemen! İnsan belli bir süreçten geçince olgunlaşıyor… “zaman armutları olgunlaştırır, insanları değil” demiş zat-ı muhterem!

Bazen yaşlandıkça bazen de içtikçe olgunlaşıyorsunuz, emin olun buna. Ama bunları yapmayanlar olgunlaşmamış demek değil bu! Hiçbirşeyin limiti olmadığını düşünürsek, ne yaşlanmanın ne içmenin ne de diğer hiçbir şeyin herhangi bir limiti yok. İnsan ölene kadar yaşlanıp, bayılana kadar içebiliyor. Ayık veya genç olanlar bile olgunlaşabiliyor hiçbir şeye limit bağlamadan!

Evet beygir kafalılar da hem yaşlanıp, hem de içebiliyor! Ve ya gençken olgunlaşabiliyor! Anlatmak istediğim bu değil tam olarak, sadece birşey anlatmaya çalışırken ilk sapaktan dalıp, konuyu da saptırabiliyorum…

Anlatmak istediğim şu ki; yalnlızlığı her zaman kaçınılmaz son olarak gören bir insan olarak, sonun başlangıcındayım bu sıralar! Sizden okuduklarım büyük etken! Ancak durulduğumun da farkındayım…

Kayıplarımın nedenlerini sivriltip kendime dokundurça, yeni kazanımların yolunu tıkayarak çıkmaza girmiş olsam da, bu cümle aslında okuduğunuz kadar karışık değildir!

Yalnızlık bir seçimdir arkadaşlar. Buraya bağlayacağım. Her kör satıcının, kör bir alıcısı vardır yoksa. Atalar boşuna konuşmaz! Kim olduklarını bilemediğimden veya zamanı geri alamadığımdan gırtlaklarını sıkamasam da birçok ata doğru söz söylemiştir!

Önce sorgulamak gereken “ne kadar olgunlaştığınız” olmalıdır. Sonrası zaten çorap söküğü… Siz çektikçe gelir devamı. Ha, o çorap söküğünün ne getireceğini kesinlikle kimse garanti edemez. Sonu boka da sarabilir. Ama siz yine de o çorabın söküğünü elinize bir alın! Bazen bir anlık cesaretle, bazen de yavaş yavaş, er yada geç nasıl olsa çekeceksiniz o söküğün ucunu! Siz siz olun özünüzün eleştirisini yapın ve baştan üzülün. Ne kadar erken üzülürseniz o kadar erken bilirsiniz ki kalan vakit bu söküğü onarmak içindir…

Her insanın özü iyidir. Kötü doğmak mümkün değildir. Kötülük ne genden gelebilir, ne de durduk yerde kendi iradenizle olabileceğiniz birşeydir. Çürütülemeyen teori şudur ki iyilik bilinmeden kötülük ayırt edilemez. İyi doğduk ve çok çeşitli nedenlerden zaman zaman kötü olduk. Özünüzde iyi olabilirsiniz veya buna inanabilirsiniz! Fakat bazı anlarda kötüleşmeyeceğinizin garantisini hiçbir teknik servis veremez! Anneniz bile…

İşin en acı kısmı şudur ki, iyilik ve kötülük çok göreceli kavramlardır. Sizin iyi gördüğünüz başkasına kötü gelebilir. Siz fikrinizde, eyleminizde inanarak dik durup, sabitleşebilirsiniz. Bu da bir “erdem” örneğidir aslına bakarsanız. Zaten bakmazsanız hiç sorun yok!

Yeryüzündeki herhangi bir noktayı bulmak ne kadar zor ise, ortak bir noktayı bulmak bazen bunun 62346523 katı zor olabilir. İmkansıza 5 kala kaybedebilirsiniz bu ortak noktayı. Bu böyledir.

Uzatma limitimi geçeli 2 gece geçti farkındayım. Onun için bağlamaya çalışıyorum fakat akordu tutturamadım hala!

Birincisi yalnızsanız yalnızsınızdır. Çok büyütmeyin ama büyütecekseniz de neden olduğunu en tarafsız anınızda çuvaldızı elinize alarak bir düşünün. İyi olduğunuzu düşünüyorsanız yalnızlığınız bir seçimdir. Sizin seçiminizi ben yapacak halim yok! Siz seçtiniz nedenini siz bulun… İster ortadan kaldırın, ister seçeneğinizde ısrar edin ve doğru eşleşmenin olacağı vakti belirleyin. Ama beklemek acıtır, acıtıyor, acıtacaktır… Bunu kabullenin…

İkinci de; izin istemediğim için adını paylaşmayacağım WordPress yazarı sözüm sana: Bana bu gece 2 şişe şarap eşliğinde bir Damien Rice gecesi yaşattın. Senin için Cheers Darlin’ sevdiğin bir şarkı olabilir. Benim için ise o şarkı çok özel olmakla beraber, Lisa Hannigan ile şarkı yapmayı bırakana kadar bu muhterem şahsın ayrı bir yeri vardır! Umarım o şarkının aşağıda paylaştığım bu Roma versiyonunu biliyorsundur (: Sevgiler sana…

Hürmetler hepinize…

 

Müzik: Damien Rice – Cheers Darlin’ (Roma konserinden, kafası rakamlarla ölçülemez versiyonu)

 

 

 

 

 

 

Biliyorum

Biliyorum:

Bu dünyanın sonu bir hatunun gözyaşının başlattığı savaşla gelecek. Ve akabinde gelen bir çocuk üzüntüsüyle. Masumiyetin temsiliyeti birgün çoğunluğa “yeter ulan artık” dedirtecek!

Biliyorum:

Hırsından, fesatlığından, bencilliğinden kendini tüketecek kötülük! Ve şimdilerde tam olarak tanımlayamadığımız iyilik, mertlik kazanacak o zaman! Malesef ki şu anda en yaşlımız bile çok genç bunun için…

Biliyorum:

Gidenin veya götürenin kazanamadığı günler yaşanacak! Giden gittiğine, götüren götürdüğüne utanacak! Evet birgün utanç tüm duyguları yenip, masumiyetin yolunu açacak…

Biliyorum:

Bugün çare olan unutmak, o gün geldiğinde suç sayılacak! İyisi de kötüsü de anılacak! Ektiğini biçenler aldıkları mahsül kadar değer bulacak!

Biliyorum:

Bugün adı konmayan savaşlar, o günlerde tarih kitaplarında isimlen-dirilecek!

Biliyorum:

Alışılması gereken en büyük şey yalnızlık olacak! Eninde sonunda yalnızlık kazanacak. Bugün yanında olan kim olursa olsun, birgün gelecek olmayacak.

Biliyorum:

Dünya malı dünyada kalacak! Biriktirdiğin hiçbir somutluk soyutluğa erdiğinde yanında olmayacak!

Biliyorum:

Pervasız yapılan hiçbir aksiyon, pervası olanlarla yarışamayacak! Korkulan birgün başa gelecek!

Biliyorum:

Hayat hep tanımlanabilen birşey olacak ve senin tanımlamış olduğun aynı hayat hep bildiğini okuyacak!

Biliyorum:

Değişen mevsimler o kadar değişecek ki vakti zamanı kestirilemez olacak! Yeni mevsimlere yeni isimler koyacak insanlar! Ve yine de ruh aldırış etmeyip kendi mevsimini yaşayacak…

Biliyorum:

Sonu soru işaretiyle biten cümleler, ünlemle biten cümleleri yenecek! Nedenler, nasıllar kazanacak!

Biliyorum:

Son denilen herşey birgün ilkliğe dönüşecek!

Biliyorum:

İnsan düzeni birgün doğa düzenine yenik düşecek! Nereden gelirse gelsin; insanoğlu doğaya yenik düşüp, bugünlerde katlettiklerine pişman olacak!

Biliyorum:

Yanılma payım var! Ama yanılmadıklarım ortaya çıktıkça yanıldıklarımın “lafı bile olmayacak”!

Biliyorum:

Kaynak sormayın, sadece biliyorum…

Biliyorum:

Ama o günleri ben görür müyüm?

Hiç sanmıyorum!

Ama o zamana kadar hüznün tadını çıkarmalı! Kötülükle alay edercesine hemde… Susarak konuşmalı belki de, yahut susarak dövmeli!

Siz de bildiklerinizi yazın geleceğe dair, konuşalım tartışalım!

Bildiklerinizi söylemekten sakınmayın kendinizi!

Müzik: Zakkum – Ben Ne Yangınlar Gördüm

Aşk – Meşk

Aşk sıvıdır, bulunduğu kabın şeklini alır. Kişiye aşık olursan o kişidir. Mesleğine aşıksan mesleğin. Hangi hobine aşıksan o aşktır sana. Dinin, inançların, prensiplerin hatta oturduğun koltuk bile layık görürsen aşk olur. Somut ve soyut her şekle bürünebilir. Neye aşıksan odur yani. Bazen yalnızlığa bile aşık olur insan. Gücüne aşıktır, malına mülküne, paraya pula, renklere,  börtüye böcüğe aşıktır. İnsanına göre yani.

Kimsenin aşkı bir diğerine güzel görünecek diye bir kaide de yoktur aşk işlerinde. Herkesin aşkı hiç kimseye değilse bile sadece kendine güzel görünebilir. Sonuçta bir seçim işi değildir aşk. Doğal bir süreçtir. İnsan doğasına göre şekillenir, içindeki aşk da insana göre şekillenir. Bazen insanın lanetidir. Bazen de nefes alabilen bir canlıya verilebilecek en büyük ikramiyedir.

Ama her halükarda götürür birşeyler insanın içinden… Çünkü doğa böyle emretmiştir. Doğa kimseye hayatındaki herşeye eşit aşk imkanı sunmaz. Hangisine daha çok aşıksan bir diğerinden eksilir. Hayat bir denge meselesi ve aşk o hayatın denge noktasıdır. Her aşk bir vazgeçiş getirir beraberinde. Hepsine aynı şiddetle aşık olamazsın. Çünkü maddenin değerini para, hayatın değerini zaman belirler. Hiçbir ömrün zamanı aynı anda herşeye aynı aşkı verebilecek kadar geniş değildir.

Bunlardan dolayıdır ki insan aşkı kişiye sabitlememeyi öğrenmelidir. Eskidendi o temiz dünya. “Aşk çokluğu” ters tepti ve bencilliği çoğalttı toplumda. Bencillik arttıkça çıkarlar aşkları belirler oldu ve kirlendi hayatlar. “Çıkar” denmiş adına nedense ama öyle bir lekedir ki o “çıkar“; bünyeye girince lekesi bir türlü çıkmaz! Şarkıda da dediği gibi “Biz büyüdük ve kirlendi dünya“.

Bencilliğin ana besin kaynağı olan “çıkarlaraşkların düşmanıdır yani. Aşkın inandığı dinde tam bir şeytandır o “çıkarlar”. Aşk kılığına bürünebilir herhangi bir çıkar, ruhun bile duymaz! Halbuki aşk, içinde çıkar olmayan olmalıdır. Katkısız, sek olandır aşk. En ufak bi katkı aşkın metabolizmasında olumsuz bir tepkimeye yol açıp “çıkarları” ortaya çıkarır. Mikrop gibi, virüs gibi düşünebilirsin bu çıkarları…  Bazen de ince bir çizgi çeker vicdanın aşk ve çıkar arasına. Aşk ve çıkar arasındaki sınır çizgisinde ip atlatır insana. Sanata aşığım dersin şarkı yaparsın. Aşk sınırları içerisindesindir. Sonra rant kavgasına düşersin, sınırın öbür ucudur. “Çıkar topraklarına hoşgeldin” tabelası karşılar ne olduğunu anlayamadan. Aşk için değil para için, mal-mülk için yapmaya başlarsın sanatını o andan sonra. Çıkarlar devreye girmiştir artık. O zaman işin tüm saflığı, tüm samimiyeti kaçar. İnsana aşık olduğunda da durum değişmez. İlişkinin başlangıçtaki saflığı muhafaza edemeyen aşkını kaybeder! Litrelik kola gibidir bu durum. Bir kere kapak açılıp hava girdi mi içeri, gazı kaçar ve bir daha ilk tadını asla vermez!

Sonunda eline ne geçeceğini düşünerek aşkla iştigal etmek yerine bunları hiç düşünmeden doğal akışında yaşanmalıdır bu meret! Nihayetinde aşklarının dengesini kurabilen mutlu, kuramayan yalnız, bu dengeyi anlayamayan ise çoğu zaman kafası karışık oluyor. İnsan bir taşa bile aşık olsa etrafında olan bitene algısı değişir. Etraftakiler durumu yadırgasa bile  gerçek aşığa dokunmaz. Yani aşk bir çeşit sarhoşluk durumudur ve gerçek aşık o sarhoşlukta yolunu bulabilendir…

Müzik: Ekin Beril – Ben Nasıl Büyük Adam Olucam (Cover ama çok güzel kavır!)

Hatunlar Günü Meselesi

Efendim öncelikle 8 mart Dünya Kadınlar Günü‘nüz kutlu olsun. Bunu belirteyim ki birazdan yapacağım giriş ile bırakabileceğim “öküz” imajına bir kılıfım olsun. Sabredip okumaya devam ederseniz belki de öküzlükten beygirliğe terfi ettirirsiniz. Tüm samimiyetimle bu kutsal gününüzü kutlayıp, beygir kafalı bir adamın aklını kurcalayan birkaç noktaya değinmek isterim yüksek müsadenizle…

Öncelikle Dünya Emekçi Kadınlar Günü‘nün sosyal farkındalığı arttırma amaçlı düzenlendiğinin farkındayım. Fakat günümüzde artık bu günün bir farkındalık projesinden daha çok toplumda kadınlara lütfedilip verilen ve sanki bir bayrammış edasıyla kutlanan bir olay olmasından rahatsızım.

Şimdi şöyle ki dünya erkekler günü olmuyor da neden Dünya Kadınlar Günü oluyor? Diyecekseniz ki “yuh artık! Bu kadar erkek egemen toplumların varlığıyla dönen yerkürenin 365 gün 6 saatinin 1 gününü bile layık görmüyor kadınlara! Beygir değil öküz kafalı bu adam!” Yok be ya öyle değil başka birşey anlatmaya çalışıyorum…

Diyorum ki bu dünyanın bütün çirkinlikleri erkeklerden kaynaklanıyor. Hani “dış güzellik değil iç güzellik önemlidir” diye bir yalan vardır ya, dışımız güzel değil bi kere. Çirkin yaratıklarız, en baştan kabul edelim. En çirkin hatun en güzel erkekten daha güzeldir. E içimiz de malumunuz. Tarihin gördüğü en acımasız en gaddar savaşlar, felaketler, belalar hep erkeğin başının altından çıkar. Açın bakın tarihi bana inanmıyorsanız. Zedong, Hitler, Stalin, Tojo, Saddam, daha tonlarcası var saymakla bitmez! İçi temiz olsa bu kadar felaketin sorumlusu olur muydu erkekler?

Hatta bırakın bu büyükbaş örneklerini de küçükbaşların neden olduğu günlük yaşanan kötü olaylara bakın: kavga, dövüş, hırsızlık, trafik canavarlığı, kabalık, tehdit, haraç, yaralama, öldürme, tecavüz… Hatta hayvan tecavüzü! Bunların faillerinden 1 tanesi kadınsa 99 tanesi erkek oluyor.

Yani demek istediğim şu ki: Koca bir yıl içinde sadece 1-2 gün yalandan değer görmesi gereken taraf içi de dışı da bu kadar çirkin olan erkek cinsi iken biz bunun tersini neden yapıyoruz?

Yanlış da anlaşılmasın, dünya kadınlarına lezbiyenlik çağrısı değil bu! Sadece müsade etmesinler istiyorum yılda bir kere yapılan poh pohlamalara. Yetinmesinler bir günlük anılmayla, yalandan değer görmeyle! Hafta istesinle, ay istesinler, yıl ve hatta asırlar istesinler! Senede 1 gün ile gelinen nokta belli. Farkındalık süreci kaplumbağa hızında ilerliyor senede 1 gün ile. E öyle olunca da bu gün amacından saptırılarak geçiştiriliyor!

Kadınlar, tabiri caizse el alma gönül alma bir şekilde lütfedilip de senede 1 gün değer verilecek, hatırlanacak varlıklar olmamalıdır. Her gün kadınlar günü coşkusunda yaşanmalıdır artık! Tarih boyunca hep en üst seviyede görülen erkek egemenliği yüzünden kaybedilen zamanı kapatmak adına her gününü kadınlara öncelik vererek yaşamalı insanoğlu. Evde, ofiste, asansörde, trafikte (en çok da trafikte!), pazarda, markette, otoparkta, yatakta ve her yerde kadın öncelikli olsun artık. Kadınların önemsendiği gün sayısı erkeklerden fazla olsun bi kere! Erkeklerin ön planda olduğu devirler yüzünden halimiz ortada…

Hiçbirşey için değilse bile asırlardır kadınlardan çaldığımız zamanın telafisi için asırlardır biriken borcumuzu ödemek adına kadınlara öncelik verildiği devirlere şahit olabilmek dileğiyle tekrar ve malesef Dünya Kadınlar Gününüz kutlu olsun.

Hürmetler!

Müzik: All India Radio – Endless Night

 

 

 

 

İnanç Dengesi

İnandı insanoğlu!

Önce inandı sonra inandırmaya çalıştı.

Bilgiyi keşfetti, bildiğine inandı; sonra bildiklerine inandırmaya çalıştı. Bildiklerine inanmayanlara cephe aldı

Tekrarlamayı gelenek edindi, o geleneklere inandı; sonra inandığı geleneklere inandırmaya çalıştı. İnandığı geleneklere inanmayanları garipsedi.63272352-zaman-gunesli-arka-plan-ile-isareti-inanmak

Bir din keşfetti, o dine inandı; sonra inandığı dine inandırmaya çalıştı. İnandığı dine inanmayanları günahkar ilan etti

Bir çeşit bilim öğrendi, o öğrendiği bilime inandı; sonra inandığı o bilime inandırmaya çalıştı. İnandığı bilime inanmayanları cahillikle suçladı

otekilestirme-867a-678a-fdb4Bir kişiye rastladı, o kişiye inandı; sonra inandığı kişiye inandırmaya çalıştı. İnandığı kişiye inanmayanlara ötekileyici sıfatlar buldu ve yaftaladı

Siyasi bir görüş aklına yattı, o görüşe inandı; sonra inandığı görüşe inandırmaya çalıştı. İnandığı görüşe inanmayanların özgürlüklerini hedef aldıfft16_mf2313848

Takımı keşfetti, takımına inandı; o takıma inanmayanları inandırmaya çalıştı. İnandığı takıma İnanmayanlarla kavga etti

Karaktere büründü, o karaktere inandı; sonra inandığı karaktere inandırmaya çalıştı. İnandığı karaktere inanmayanları kişiliksiz farzetti

Yeri geldi güçlendi insanoğlu, o güce inandı; sonra inandığı o güce inandırmaya çalıştı. İnandığı güce inanmayanları cezalandırdı

alvlkYani; önce buldu sonra inandı insan evladı. Ondan sonra da inandıklarına inandırmaya çalıştı. İnanmayanları ötekileştirdi. Ötekileştirdiklerini zararlı görüp içgüdüsel olarak saldırıya geçti. Saldırdıkça hırslandı, hırslandıkça da daha çok saldırdı.

Acaba önce inanıp sonra bulmaya çalışsa böyle olur muydu? Nesnel bakış açısının tekelleşmesinden kaynaklanan bir lanet bu “ötekileştirmek”. Bilebilme ihtimaline inanıp, bilgiyi keşfetmeye çalışsa nasıl ötekileştirebilirdi ki bir başkasını?denge

Olmayan kesinlikleri doğru farzedip, bu doğrular için savaşıp durdu insanoğlu devirlerdir! At gözlüklerinden koleksiyon yapmak gibi birşey. İnandığı doğrulara o kadar inandı ki; hep yeni nesillere aktarmaya çalıştı. Hem de dayatarak! Doğrular hiç değişmez, hep doğru kalırlar diye düşündü.

Çünkü inanması gerekiyordu birşeylere. İnanmaya inandı insanoğlu işin özünde; sonra da inandığına inandırması gerektiğine inandı. İnandırması gerektiğine inanmayanları “kategorize” etti!

Hiç düşünmedi; herkes aynı şeye inanıp, aynı tepkiler verseydi, nasıl çıkardık bu günlere?c5a862888d6967b23e456cc182024687

Düşünsenize dışarıda yemyeşil çimenler var fakat çizilen tüm resimler sarı! Herkes sarıya inanmış ve burnunun ucundaki yeşili göremeyecek kadar kör olmuş? Dışarıda yeşil yaprak var; görüyor, dokunuyor fakat güneşin sarısından başka birşey düşünemiyor! Bir an bile yeşili düşünmekten korkuyor etrafındakilerin sarıya inanması için yaptığı baskılardan!

Bir düşünün: Uçsuz bucaksız, dipsiz kuyusuz bir okyanus var fakat içindeki tüm balıklar sadece yosun ile besleniyor! E peki ya yosunlar tükenince?

İnanç çok enteresan bir olgu. Dozunu az kaçırınca kirlenmeye başlıyoruz. İnancın dozu arttıkça kirliliğin dozu da artıyor! Ve işin kötüsü kirlenmek de değil! Kirlendiğimizin farkına bile varamıyoruz…

İnancının da inançsızlığının da limitini iyi ayarlamalı insan. Limitin bir adım ihlali bile savaşa sürüklüyor bizi. Bir çeşit akrobasi yaşadığımız hayatlar. Başarının anahtarı dengeyi iyi ayarlamak…denge1

Müzik: Russian Red – Fuerteventura (Acoustic)

Kaydet