Gereksiz Geyikler Serisi – The Boyoz

boyozlar1

Çok ayıptır belki söylemesi, affınızın şemsiyesi altında durarak söylemek istiyorum ki şu an; az önce koca bir geyik yemiş aslan yavrusu gibi yalanıyorum! Az pişmiş, dumanı üstünde koca bir biftek yesem bu kadar keyif alıp mutlu olamazdım.

Sebebi ise bildiğin boyoz! Boyoz nedir boyozlarbilmiyorsan bulunduğun yerde bulunan en yüksek binanın tepesine çık hemen zaten! Oradan en uç noktaya ilerleyip boşlukta yürümeyi dene!

Boyoz, samanyolu hatta tüm galaksilerin (Samsung Galaxy serisi dahil) içinde gelmiş geçmiş ve gelebilecek tüm zamanların en mutluluk veren gıdasıdır.

Sıkıcı değildir bir kere, ister yağsız yersin ister arada kendine kıyak yapıp yağlı yersin.cay-boyoz-yumurta “Bugün boyozumu nasıl yesem?” diye sormalı insan arada bir kendine. Böyle dertleri olmalı.

Boyoz bi kere öyle poğaça, börek gibi dandik değildir! Kesin şimdi “neden” diyeceksin. Demeden ben söyleyeyim: Nedeni yok! Kabulleneceksin! Hayatta bazı şeylerin sebepleri olmaz. Henüz keşfedilememiştir. İsveçli bilim adamları diş fırçasıyla uğraştıklarının onda biri bu konuya eğilseler şimdi belki de nedenini bilirdik. Ama varsa yoksa diş fırçası! Ulan dünyayı kurtaracak formulü veriyorum. “Tek yol boyoz!” diyorum! Sen hala antin kuntin diş fırçasına ödenek ayırıyosun! Olum dişten çok diş fırçası ürettiniz yer yüzünde be! Neyin fırça hırsı anlamıyorum ki bu? Yapın 3-5 çeşit takılalım işte efendi gibi! Neyse uzatmıyorum!

ucgen-peynirİddia ediyorum: Savaşan orduların tüm askerlerine sabahları boyoz yeme imkanı sağlanılırsa savaşlar biter! (Hatta arasına azıcık da ‘şap’ atacaksın boyozların askerlere verirken. Çünkü savaşların en büyük nedenlerinden biri erkeklerin “hep daha fazla iktidar kaygısı” sorunu taşıması).

Dünyada yeterli miktarda boyoz üretilebildikçe sorun yok bence. Gerisi hava civadır. Boyoz bütün olay.

En sinirin bozuk anında bir tane boyoz yersin, geçer. “Koy bi çay daha, rahvan gitsin!” dersin hemen. Ayran da olur yani. Dedim ya sıkıcı değildir. Yanında yumurta yersin veya istersen üçgen peynir yersin. Keyfine göre yani seç, kombine et, tüket ve mutlu ol! Sen hiç poğaça, börekle mutlu olunduğunu gördün mü? Görmüşsen de senin ayıbın yani ben bişey diyemem! Halbuki boyoz yemeyi öğrensen ayıplarından kurtulgece-boyozcusuacaksın haberin yok!

Boyoz candır bütün demek istediğim! Boyoz yiyin efendiler! Boyoz yemeyi alışkanlık haline getirin! Sadece kahvaltıda değil, her zaman yiyebilirsiniz! Öğlen, ikindi, akşam, gece… Yeter ki yemek isteyin. Yemeyenleri de uyarın! Birlikte çoğalalım boyozlu geleceklere. Unutmayın ki boyoz yiyen toplumlar daha az kavga ederler. Hepimizin ortak noktası olup bizleri bütünleştirebilecek en büyük şanstır boyoz….

Müzik: Red Hot Chili Peppers – Can’t Stop

Kaydet

Mezar

1972-yilinda-iranda-bir-kazi-alaninda-bulunan-6000-yillik-bir-opucuk

Paniğin gölgesinde bir sabah

Sıradanlığın dibinde bir öğlen

Şükreder olmuş artık hiçliğe

Dilleri lal olmuş bir beden

 

Yakında patlayan bir yalnızlık

Şarapnelleri batmış vücuda

Gazi olmuş ruhu

İstikbalinin istiklal savaşında

 

Uçurumun kenarında

İnatla sarkıtıyor kendini aşağıya

Pili bitmiş bir gelecek

Ha düştü ha düşecek

 

Hatrı temerrüte düşmüş

Eskiden kalma arkadaşlıklar

Kadeh kaldırıyorlar

Sabıkalı bir sabrın verdiği son vaatlere

 

Gürültülere susabilecek kadar cesur

Ama bonkördür nankörlükte

Matem tutuyor bir mezarın başında

Umudu kefen yapmış bir mazinin

 

Fon: Chris Isaak – Life Will Go On

 

 

 

 

 

 

 

Gereksiz Geyikler Serisi – Bülbül

kizilgerdan

2016 Sonbaharını kışa bağlamak niyetinde olan vakitlerde kış bahçesinde oturuyorum. Bir anda açık bahçedeki iki camın arasından birşey düştü bahçedeki saksının dibine. Düştüğü yerden panikle kaçabilmek için çırpınınca bahçe koltuğunun altına kaçtı. Farkındaysanız sürekli “bahçe” kelimesini kullanıyorum. Görgüsüz olup topluma ayak uydurma konusunda kendimi geliştiriyorum bu sıralar. Ondan yani yoksa nispet filan değil. Ara sıra da olsa eğer bahçeli bir evde yaşıyorsan bunu şehir hayatında boğulmak zorunda olan insanlara belirtmek lazım. Görgüsüzlük bunu gerektirir.

Neyse derken, ne olduğunu idrak edemediğim cisim çırpınma sesleri çıkarınca yerimden kalkıp tedirgin bir şekilde yaklaşmak istedim. Nedense bu tür ani durumlarda insanın aklı bi karışıveriyor! Yani gökten düşen ne olabilir ki? Hayır ne bekliyor olabilirsin yani gökten gelecek? Meteor parçası düşecek değil, kuvvetle muhtemel düşen kuş olacak! Ama niyeyse ben bunu düşünemeyip avına yaklaşan bir aslan gibi tedirgin ve tedbirli bir edaya büründüm.

O sırada kuş çırpınarak bahçe koltuğunun altından yine aynı bahçede bulunan saksının bahçedeki dibine doğru kurtuldu. Yine niyedir bilinmez, o koltuğun altında ateşe basmış Afrika yerlisi gibi tepinen yaratık, bahçedeki saksının bahçedeki dibinde buzdolabında beklemiş sütlaç gibi sindi ve hareket edemedi. Debelenmeyi bırakıp bir yerde sabitlenince o yaratığın aslında küçük bir kuş olduğunu farkettim.

Tabi vicdanım anında soyunma odasına gitti ve ikinci yarıya başka formayla çıktı. Rengi filan resimde görüldüğü gibi şeytanı imana getirecek cinsten. Ufacık bir kuşu orada sinmiş, hareketsiz görünce ikinci yarıya daha açık renkli bir formayla çıkan vicdanım duruma el attı. Olaya müdahale etmem gerektiğini anlar anlamaz kuşu elime aldım fotoğrafta da görebileceğiniz üzere (yine burada belirtmem lazım ki fotoğrafın arka fonunda hayal meyal görünen yer bahsettiğim bahçenin silüetidir).

Küçükken bi kaz kovalamıştı kuzenimle beni. (kaz deyip geçmeyin; halayın ortasındaki iki uzun kişinin arasında kalan kısa boy halay mensubu gibi zıplamakla uçmak arasında bir kanat açma teknikleri var ki kısa mesafede koşarak kaçmak imkansız. Ve ısırıyolar. Küçüklüğümün walking deadiydi o kaz benim). Eve bir koşmamız vardı ki o kazdan, kaz bizi kovalamayı bırakalı 3 mevsim geçmişti fakat biz o korkuyla koşmayı durduramadık!

Velasıl kelam diyeceğim şu ki: o elime aldığım kuşun kalbi de aynı kuzenimle beni kaz kovaladığında bizim kalbimizin kıçımızda atması gibiydi. O kadar hızlıydı ki acaba kuşlar kalp krizi geçirebilir mi diye düşündürdü beni bi an.

Neyse efenim derken biraz sakinleşti avcumda. Ama hemen salamazdım yavrucağı. Belli ki bir sürüden düşen bi avareydi kendisi. Bir yerde misafir etmem gerekiyordu kendisini fakat odanın içinde salamazdım. Kafes gibi birşey bulamayınca muhteşem yaratıcılığımın bir ürünü olan “ka-pet” ismini verdiğim son icadımın içine itina ile yerleştirdim misafirimi.

Ka-pet’ten bahsetmem gerekirse, bildiğiniz orta derinlikteki bir çamaşır sepetini ters çevirip kuşun üstüne örtmek suretiyle icat edilmiş, kuş kafesinin yerine ikame etmesi beklenen kuşlar için portatif ve saçma sapan bir misafir odası diye tanımlanabilir.

Ka-pet’te misafir etmiş olduğum kuş efendiyi nasıl besleyebileceğimi düşünmeye başladım. Tabi bunun için önce ne cins bi kuş olduğunu bilmek gerekiyordu. O an nedense amcalara ilk kez pipisini gösteren bir velet edasıyla utandım. Hayatımın önemli bir bölümünü doğa belgeselleri izleyerek geçirmiş olan ben, kuş cinslerini tanımıyordum.

Erkekler bilirler. Amcalara ilk defa pipisini gösteren veletler garip bir utançlık içine girerler çünkü ilk kez toplumda vücudumuza bağlı olan diğer organlarımızdan daha fazla ilgi çeken bir uzvumuzu gösterdiğimiz için kafada “ulen niye bu kadar gülüyolar ayıp birşey mi yapıyoruz acaba” gibi bir aydınlanma sorusunun ilk uyandığı zamandır o. Zaten sonrasında bizden başka hiç kimsenin ortalık yerde diğerlerine pipisini göstermediğini idrak etmeye başlayınca ayıkıyosun ayıpla iştigal ettiğine.

Nitekim yine konuyu bağlayacak olursak, kuşu tanıyamayınca bu tür garip bir utanç hissettim. Kuşun cinsini nasıl öğrenebileceğimi düşünürken aklıma sosyal medyanın nimetlerinden belki de ilk defa faydalanabilmek geldi. Çektim bu fotoyu koydum feysbuka! Dedim: Ey dostlar! Bu kuşun cinsini, ne yiyip ne içtiğini bilen elime mum diksin! Ve çok geçmeden bilenler zart diye yorumladı.

Öğrendim ki benim kıçımdan ilham alarak icat edip adını Ka-fes koyduğum, kafes taklidi yapan dandik bir sepetin içine tıktığım kuş meğer meşhur bülbülmüş! Bu ülkede bilinci gelişmeye başlayan her insan evladı o yaşlardan itibaren bülbül ile ilgili birşeyler muhakkak duymuştur. Hiç birşey yoksa görgüsüzlüğün sözlükteki karşılığı olan, yüce Bülent Ersoy’un “Çile Bülbülüm” adlı güzide eseri vardır ve en düşük ihtimalle 2395631 (ikimilyonüçyüzdoksanbeşbinaltıyüzotsbir) kere kulağımıza gelmiştir. Yani bu kadar duymuş olmama rağmen nasıl bu zamana kadar bülbülün neye benzediğini öğrenmem? Oldu mu bu şimdi! Artık utanmam gerektiğinden emin olmuştum. Hem de amcalara ilk kez pipisini gösteren çocuk gibi değil de bir diyalog esnasında kendini tutamayıp karşısındakinin suratına hapşırmış bir ayarsız insan edasıyla utanmalıydım.

Meşhur bülbül hikayesiyle büyüdük halbuki. Bir de o var! Atalarımız bülbülü altın kafese koymuş ve ne cevap vereceğini merak etmişler. Bülbül ise “ille de vatanım” demiş. La Fontaine hikayesi filan değil, gerçek olmuş bu. İnanırım yani. Bizim atalarımız kesin yapmışlardır. Yani ben birinin soyundan geliyorsam, o adam bunu kesin yapmıştır! Beklerim bunu ondan. Neyse işte ben ise o meşhur bülbülü Ka-pet’e tıktım. Aklıma o meşhur atasözü gelince de kuşu oraya tıktıktan sonra bir 5 dakika filan takip ettim. Acaba bu sefer “ille de” ne diyecek? Acaba ilk sorulduğunda altın kafesi beğenmemek gibi saçma sapan bir tribe girip “ille de vatanım” diyen, fakir ama gururlu imajıyla kuşlar aleminde nam salmış bülbül kuşu altın kafesi reddettiği için pişman olacak mı? Tabi haliyle ben atalarımız gibi bir olaya şahit olamadığım için, dandik ve bir o kadar da plastik bir çamaşır sepetine tıkıldığı için şaşkınlıktan aptala dönmüş bir kuşa bakarak geçirdiğim bir 5 dakika oldu bu bana.

Sonuç olarak bülbül bir yaban kuşuymuş. Börtü böcük ve arpa gibi şeyler yermiş. Ben eskiden kalma muhabbet kuşu yemi verdim. Artık Ka-pet’in konforundan serseme mi döndü, yoksa yemek konusunda çok mu seçici bilemem fakat verdiğim yemleri darmaduman etti. Baktım ki Ka-pet’ten kurtulmak için kendini plastik duvarlara vuruyor, dedim ayrılık vakti geldi.

Saldıktan sonra ilk olarak bahçedeki nar ağacının üzerine kondu. Dedim ki şimdi filmlerdeki gibi onu bir süre koruyup kolladığım için dönüp bana selam mahiyetinde bir bakış atacak ve sonsuzluğa kanatlanacak. Ama hiç de öyle olmadı. Nar ağacının dalında 15 saniye durduktan sonra ne olduğunu anlayamadan ortadan kayboldu. “Ben ise hüzünlenip ardından mavi gök yüzüne bakakaldım” diyerek duygusal bir kapanış yapmak da isterdim. Fakat bu gereksiz hikayenin hiç bir ayrıntısında yaşanmamış olan duygusallık hikayenin sonunda da yaşanmadı. Bülbül kaybolunca ben de işime gücüme döndüm. O günün akşamında anı olsun diye bu yazıyı yazdım. Bugünlerde de düzenleyip size kaktırıyorum :))

Müzik: Chet Atkins – Jam Man

İnanç Dengesi

igne-cuvaldiz

İnandı insanoğlu!

Önce inandı sonra inandırmaya çalıştı.

Bilgiyi keşfetti, bildiğine inandı; sonra bildiklerine inandırmaya çalıştı. Bildiklerine inanmayanlara cephe aldı

Tekrarlamayı gelenek edindi, o geleneklere inandı; sonra inandığı geleneklere inandırmaya çalıştı. İnandığı geleneklere inanmayanları garipsedi.63272352-zaman-gunesli-arka-plan-ile-isareti-inanmak

Bir din keşfetti, o dine inandı; sonra inandığı dine inandırmaya çalıştı. İnandığı dine inanmayanları günahkar ilan etti

Bir çeşit bilim öğrendi, o öğrendiği bilime inandı; sonra inandığı o bilime inandırmaya çalıştı. İnandığı bilime inanmayanları cahillikle suçladı

otekilestirme-867a-678a-fdb4Bir kişiye rastladı, o kişiye inandı; sonra inandığı kişiye inandırmaya çalıştı. İnandığı kişiye inanmayanlara ötekileyici sıfatlar buldu ve yaftaladı

Siyasi bir görüş aklına yattı, o görüşe inandı; sonra inandığı görüşe inandırmaya çalıştı. İnandığı görüşe inanmayanların özgürlüklerini hedef aldıfft16_mf2313848

Takımı keşfetti, takımına inandı; o takıma inanmayanları inandırmaya çalıştı. İnandığı takıma İnanmayanlarla kavga etti

Karaktere büründü, o karaktere inandı; sonra inandığı karaktere inandırmaya çalıştı. İnandığı karaktere inanmayanları kişiliksiz farzetti

Yeri geldi güçlendi insanoğlu, o güce inandı; sonra inandığı o güce inandırmaya çalıştı. İnandığı güce inanmayanları cezalandırdı

alvlkYani; önce buldu sonra inandı insan evladı. Ondan sonra da inandıklarına inandırmaya çalıştı. İnanmayanları ötekileştirdi. Ötekileştirdiklerini zararlı görüp içgüdüsel olarak saldırıya geçti. Saldırdıkça hırslandı, hırslandıkça da daha çok saldırdı.

Acaba önce inanıp sonra bulmaya çalışsa böyle olur muydu? Nesnel bakış açısının tekelleşmesinden kaynaklanan bir lanet bu “ötekileştirmek”. Bilebilme ihtimaline inanıp, bilgiyi keşfetmeye çalışsa nasıl ötekileştirebilirdi ki bir başkasını?denge

Olmayan kesinlikleri doğru farzedip, bu doğrular için savaşıp durdu insanoğlu devirlerdir! At gözlüklerinden koleksiyon yapmak gibi birşey. İnandığı doğrulara o kadar inandı ki; hep yeni nesillere aktarmaya çalıştı. Hem de dayatarak! Doğrular hiç değişmez, hep doğru kalırlar diye düşündü.

Çünkü inanması gerekiyordu birşeylere. İnanmaya inandı insanoğlu işin özünde; sonra da inandığına inandırması gerektiğine inandı. İnandırması gerektiğine inanmayanları “kategorize” etti!

Hiç düşünmedi; herkes aynı şeye inanıp, aynı tepkiler verseydi, nasıl çıkardık bu günlere?c5a862888d6967b23e456cc182024687

Düşünsenize dışarıda yemyeşil çimenler var fakat çizilen tüm resimler sarı! Herkes sarıya inanmış ve burnunun ucundaki yeşili göremeyecek kadar kör olmuş? Dışarıda yeşil yaprak var; görüyor, dokunuyor fakat güneşin sarısından başka birşey düşünemiyor! Bir an bile yeşili düşünmekten korkuyor etrafındakilerin sarıya inanması için yaptığı baskılardan!

Bir düşünün: Uçsuz bucaksız, dipsiz kuyusuz bir okyanus var fakat içindeki tüm balıklar sadece yosun ile besleniyor! E peki ya yosunlar tükenince?

İnanç çok enteresan bir olgu. Dozunu az kaçırınca kirlenmeye başlıyoruz. İnancın dozu arttıkça kirliliğin dozu da artıyor! Ve işin kötüsü kirlenmek de değil! Kirlendiğimizin farkına bile varamıyoruz…

İnancının da inançsızlığının da limitini iyi ayarlamalı insan. Limitin bir adım ihlali bile savaşa sürüklüyor bizi. Bir çeşit akrobasi yaşadığımız hayatlar. Başarının anahtarı dengeyi iyi ayarlamak…denge1

Müzik: Russian Red – Fuerteventura (Acoustic)

Kaydet

Kulpu Kırılmış Kahve Fincanı

kirik-kulp

Özlemişiz  pişman olmaktan artakalan anıları;

Pişmanlıkları yanılgılarla çarpıp,

Çıkan sonucu gecelere bölerek ekliyoruz;

Denklemlerin mekanik mücadelesi olmuş hayatımıza…

 

Öyle sabit bir sayı da yok,

Hata yaptığında “geri al” tuşu da,

“Geçmişi ve izlerini sil” ayarı da…

 

Kaygan zeminde tabanlarımız,

Hız tümsekleri önümüzde!

Vaktimizi öldürmekle cezalandırıyoruz;

Geçmişimizin tek tanığı olmak suçundan.

 

Hayretlere vermişiz kendimizi,

Üstünü bahşiş bırakmışız üstelik!

Bir çamurlu patika geçmişimizle günümüz arasında;

Öyle bir saplanmışız ki içine,

Üç adım önümüzdeki asfalttan geleceğe yetişemiyoruz!

 

Hepimizin dilinde bir kaç mısra söz,

Mırıl mırıl geçiriyoruz içimizden…

Bıkkınlığına sigara sipariş etmişisiz,

Makyajına maskeler eklenmiş insanların!

 

Kısacası;

 

Karakterimiz yudumlarken hayatı;

Kulpu kırılmış bir kahve fincanı gibi hissediyoruz!…

 

 

Fon Müziği: LP – Lost on You

Bugün Yaş Otuzbir

the-kopek

 

Üzerine eklemeye başladım bir bir artık

Köşeye koydum koca bir otuz bugün

Mevsimlerim değişmeyecekmiş gibi sanki artık

Dünya bir kere daha dönüşünü tamamladı etrafımda bugün

 

Matematiği sevmediği için para üstü bile saymayan ben

Yaşımı sayar oldum bugün

Geçirdiğim yılları seriyorum bir örtünün üzerine ben

En azından örtünün kiri görünmesin diye bugün

 

Otuzbirine basan ilk insan gibi hissediyorum kendimi

Milyonlarca kişi içerisinde birinciydim halbuki otuzbir sene önce bugün

Doğmak için yarışmıştım parçalarcasına kendimi

Ne değişti hiç bilmiyorum bugün

 

Randevulaştığımız halde erken geldi yeni yaş sanki bugün

Kapıda ayakkabılarını çıkarma zahmetine girmedi bile

Uzatmalarda kupa kaybetmiş takım gibi hissettirdi bugün

Tarih bugünü yazmaya tenezzül etmeyecek olsa bile

 

Otuzlu rakamlar kirli gelmeye başladı

Bütün toplama işlemlerinin sonucu sancılı bugün

Yıllar önce ölen hırslarım dirilmeye başladı

İçimdeki ses bile ikilemde kalıyor  bugün

 

Uyuyasım gelmiyor zilim zurnama eşlik etmeden

Kadehimin ağırlığı kadar mutluyum yine bugün

Kayıplara tahammül etmeden

Sabretmeyi öğrendiğim yeni bir başlangıç olsun bugün


 

Bu karalamadan da anlaşılacağı gibi bugün benim doğumgünüm. Kendimi bildim bileli hiç doğumgünlerimi sevmemişimdir. Bu cümlenin ardına “ama artık” ile başlayan bir cümle beklenirdi biliyorum. Velasıl kelam ben yine doğumgünümü sevmiyorum. Pesimistlik filan sanılmasın. En mutlu zamanlarımda da sevmezdim doğumgünlerimi.  Ancak doğumgünleri önemlidir, bu kadarını biliyorum. Ve hayatımda ilk defa doğumgünüme ithafen birşeyler karaladım nedense…

Değişik farkındalıklara kadeh kaldırdığımız güzel bir yıl olsun. Yeni fikirlere saygı gösterdiğimiz, eski fikirlerin de değerini bildiğimiz zamanlar olsun ömrümüzde. Huzur olsun, huzurlara da vesile olalım.

Kendim için ise sadece sabredebilmeyi dilediğim bir yıl olsun…

Birşey daha var… Her insanın en az bir tane ömürlük şarkısı olmalı.  Benimkisi ise çocukluğumdan beri 60’lı yıllarda Paul Anka’nın yazıp Frank Sinatra’nın meşhur ettiği “My Way” şarkısı olmuştur. Bu şarkının en sevdiğim performansı ise aşağıda paylaştığım Elvis Presley’in Honolulu’da (Hawaii, ABD) efsaneleşen “Aloha from Hawaii Via Satellite” konserindeki yorumudur. Hiç tanımadığınız bu okurunuza bir hediye olarak bu performansı lütfen tam ekran ve pür dikkat izleyin isterim. Hatta haddimi aşıp bir kulaklıkla kendinizi odaklayarak izleyin bile derim yüz verirseniz. Zaten yüz verilen ayının ne yapacağını bilirsiniz 🙂

Saygılarımla…

 

Fon: Elvis Presley – My Way

 

 

İçine Sinmezlik Sendromu

soyut-sanat_145319

Hayalkırıklıklarının ötesini keşfetmiştir bazı insanlar. Tıptaki adı ‘Falatülus Ketuman’ olarak geçen ve halk arasında ‘içine sinmezlik sendromu’ diye bilinen durumdur bu keşfettikleri. Google’da bulamazsınız hiç zahmet etmeyin. Google bile sizi bana yönlendirir aratırsanız. Çünkü ben şimdi açıklamayı uygun bulmadığım yerlerimden uydurdum bu sendromu. Gözlemsel diyebiliriz…

Az şeyden keyif alıp, çoğu şeyi keyif almadan yapar bu tür insanlar. İçine sinmez yani yaptıkları şeyler veya bulundukları ortamlar. “Şimdi şurda olmak vardı” derler ve gittiklerinde “ya aslında geldiğim yer iyiydi be” deyip dönmek isterler.

Kafalarının içinde bir yerde ‘nasıl olsa’ kalıbı gizlidir. Herhangi bir şey yapmaları gerektiği durumlarda hemen bu kalıbı başa koyarak cümleler kurar ve aksiyonlarını ona göre belirlerler. “Nasıl olsa akşam yine bozulacak” diyerek sabah kalktıkları yatağı düzültmeyi sevmezler misal. İçlerine sinmez nasıl olsa tekrar bozulacak yatağı düzeltmek anlayacağınız…

Bundan ötürü de sorgulamak beyine alternatif bir düşünce uzvu olmuştur onlarda. İyice sorgulamadan aldıkları kararlar içlerine sinmez. Sorguladıkları şeylerin cevaplarına göre hareket ederler genelde. Bazen bu cevaplar önyargılarından oluşsa da genelde üzerinde düşünülüp araştırılmış cevaplar olur bunlar. Ondandır ki kolay inanmaz ve her şeye şüpheci yaklaşırlar.

Gözlem yapmayı alışkanlık edinip, tecrübelerine de güvendikleri için çoğu insanın aksine önyargılı olmayı doğal sayarlar. Hatta bazı zamanlar önyargıları ‘temel besin kaynakları’ olur. Ancak adalet takıntıları vardır ve herkesin önyargılarına güvenmezler. İş yargıya geldi mi kendi sağlamadıkları adaleti çoğu zaman beğenmeyecek kadar kibirli oldukları için ‘önyargıyı’ tehlikeli bir silah olarak görüp, sadece doğru kullanabilen kişilerde bulunması taraftarıdırlar. Başkalarının önyargıları içlerine sinmez.

Emin hissetmeden hiçbir şeyi denemek içlerine sinmez. Zor sarılan yaraları oldukları için güvensizlik de bacayı sarmıştır. Hatta bazen güvenlerini kazanmakla lotoyu kazanmak olasılık olarak eşdeğerdir.

Aksi ve çoğu zaman dengesiz tavırlar kaplamıştır ruhlarını. Kötü niyetlerinden değil ama yapmacıklığı sevmediklerindendir bu. Zaaf belli etmeyi sevmezler ve rol kesmek içlerine sinmez; aksi olurlar iyi olmadıkları zamanlarda. Malesef ki bazı zaman kırıcı sonuçlar çıkabilir bu huylarından. Dilleri yara bere içerisindedir.

Hayal kurmak gibi soyut şeylere alerjileri vardır. İnançları da kırıktır haliyle. Onarımı da zaman ve emek ister. Çoğunlukla huzur verecek aksiyonlara meğillidirler. Uzun vadeli ve hayalperest planlar içlerine sinmez.

Kelimeleri dışında neredeyse her şeyleri mütevazidir, çünkü en büyük dertleri bir türlü içlerine sindiremedikleri mazidir. Gurur ve kibir arasına bir çizgi çeker, bu çizgide ip atlarlar. Bazen gurura bazen de kibire basar ayakları. Kalıba girmeyi değil, kalıba sokmayı sevecek kadar da ukaladırlar.

Zor insandırlar bu türler. Çekilcek çileleri yoktur… Ancak bu zorluğu aşana geri dönüşleri büyük olur.

– Neden yaptım bu çözümlemeyi?

– Bilmem… Ama adına özeleştiri diyebiliriz.

– “Ne iğrenç adammışsın sen be” demeyin birçok iyi yönüm olduğu da söylenir :))

– Ayrıca bunca senedir dünyada olan benliğimiz hakkında 1 sayfacık bir özeleştirimiz olmayacak kadar kirlenmemiş olamayız bence…

(Bu arada hangi burç olduğumu doğru tahmin eden ilk kişi burçlara inanmadığım için beni utandırmış olacak iken, yanlış tahmin eden ilk kişi de burçlara neden inanılmaması gerektiğini kanıtlamış olacak) rolleyes emoticon

 

igne-cuvaldiz

Fon: Yonca Lodi – İçime Sinmiyor (ne sürpriz ama dimi eek emoticon)