İnsan!

Hayal kırıklığı,

Çünkü insan var.

 

Heves kırıklığı,

Cünkü insan var.

 

Düşkünlük,

Çünkü insan var.

 

Nefret,

Çünkü insan var.

 

Şikayet,

Çünkü insan var.

 

Saygısızlık,

Çünkü insan var.

 

Dehşet,

Çünkü insan var.

 

İhanet,

Çünkü insan var.

 

Küstahlık,

Çünkü insan var.

 

Yalan,

Çünkü insan var.

 

Teselli,

Çünkü insan var.

 

Önyargı,

Çünkü insan var.

 

Türetebilirsiniz, atış serbest…

Hayatım boyunca hiç sevmediğim matematik önüme çıkıyor hep. Toplasan, bölsen, çarpsan, çıkarsan hiç fayda etmiyor. Sonuç ve özne hep insan konu nefrete gelince… Problemin ve çözümün ortak paydada buluştuğu yegane şey: İnsan…

İnsan sevmeyip hayvan sevenden korkmayın arkadaşlar. İnsana alternatif bulmak da insanın işi…

 

O insan ki aldatır…

O insan ki hak yer…

O insan ki hayal kırar…

O insan ki heves kırar…

O insan ki yalancıdır…

O insan ki yapmacıktır…

 

Müzik: The Last Shadow Puppets – My Mistakes Were Made For You

 

Reklamlar

Ama Bilmiyordun

 

Her şarkına karşılık bir şarkım vardı…

Şaşırıyordun ama bilmiyordun;

Benim sana birikmiş şarkılarım var!

 

Her lafına verdiğim bir cevap vardı…

Gülümsüyordun ama bilmiyordun;

Benim sana birikmiş cümlelerim var!

 

Her gülüşüne uydurduğum bir mısram vardı…

Şımarıyordun ama bilmiyordun;

Benim sana birikmiş şiirlerim var!

 

Her gelişine bir kabulleniş buluyordum…

Yadırgıyordun ama bilmiyordun;

Benim sadece sana açılan kapılarım var!

 

Her anımıza yazdığım bir hikayem vardı…

Hatırlıyordun ama bilmiyordun;

Benim sana adanmış bir hafızam var!

 

Her hatana uydurduğum bir kılıf vardı…

İnanıyordun ama bilmiyordun;

Benim seni affedesim var!

 

Müzik: Muse – Unintended

Gereksiz Geyikler Serisi – Neden Adam Olamadım

Bir blog yazısına yaptığım yoruma yazardan aldığım “eğitim sistemi” içerikli yanıttan sonra “neden adam olamadığıma” bir bahane daha buldum. Yine istedim ki sayısı her geçen gün artarken katılımcısı her geçen gün azalan sevgili takipdaşlarıma bu konu hakkında birşeyler karalayıp, kaktırayım!

Artık içimde ‘emekli maaşı kuyruğunda bekleyen bir adam’ beliriyor eğitim sistemi denilince…

uzaktan_egitimTEOG meog bilmem ben!

Benim zamanımda Anadolu Lisesi sınavları vardı. Bir de ÖSS. İkisinin de ne anlamını, ne de faydalarını hiçbir zaman anlayamadım.

Kimse beni önceden uyarmadığı için Anadolu Lisesi sınavınlarını bilerek kazanmadım. Sandım ki oraya girmezsem Avrupa’lı oluyorum!

Meğer ‘düz liseye’ postalıyorlarmış.

Düz lise de ismen pek ilgimi çekmemişti açıkçası. Çok sıradan bir kere… Ne o öyle ‘düz lise’!

Monica Lewinsky skandalının neslinden olduğum için hep oral şeyler, pardon “oval” şeyler ilgimi çekti. Ama gelgelelim ‘oval ofis’ gibi bir ‘oval lise’ bulamadım kendime.

Ondan dolayı da lisede hep başarısız bir öğrenci oldum. Zira benim zamanımda başarıyı ölçen araçlar benim işime hiç gelmedi!

ogrenci_hakaret_ogretmenLisede annemden saklamak için milyon tane çakallık yapmama rağmen yine de bir şekilde haberini almış olduğu bir “veli toplantısı” esnasında sınıf öğretmenim ‘ara karnemi’ annemin önüne atıp “bu çocuk adam olmaz” demiş. Sonra da gazı kaçmasın diye annemin kapağını kapatıp eve yollamış.

O gazla eve gelen annemin avcunun içi ile konu hakkında çok kısa süren medeni bir konuşma yaptık. Annem de oradaydı, iyi hatırlıyorum…

O kadar utandım ki ‘sömestr’ tatilimi (sömestr da ne ise artık!) ders çalışıp notlarımı düzeltmek için çabalayarak geçirmeye karar verdim!

Elime ilk tarih kitabı geldi. Karneme baktığımda tarih notumun da ‘1’ olduğunu gördüm. Hazır zayıf olduğum ders kitabı elime geçmişken okuyup, bilgileneyim ve sınavlarımı başarılı bir şekilde vereyim istedim.

Ama daha ilk ünitede bilmem kaçıncı Ferdinand’ın bilmem ne savaşında hançerle yaralandıktan sonra yürüyerek Osmanlı’ya sığındığını okuyunca, o dakikada kitabı kapatıp kendimi emekliye ayırdım.

img_0937Her genç insan gibi bu bilgilerin acaba ‘ileride ne işime yarayacağını’ sorgulama yoluna başvurarak kitabın olduğu ortamdan uzaklaştım.

İşte o bilgilerle eğitilip de benim aksime “adam olabilen” kişiler tarafından televizyon dizilerinde başrol oyuncularına bir sezon içerisinde ortalama 79 kurşun yemesine rağmen hayatta kalabilen kahramanlar yarattığına da şahit oldum. Öyle ya bugün bir Tolat Alimdarın bilmem kaçıncı Ferdinand’tan ne eksiği olabilirdi ki…

Velasıl kelam, kulakları çınlasın lisedeki sınıf öğretmenim haklı çıktı.  Ben adam olamadım.

Halbuki aynı eğitim sisteminde ilkokuldaki sınıf öğretmenim bana ‘dahi’ teşhisi koymuş ve annemin kapağını kapatıp üzerine iyi de bir çalkalayarak üzerime salmıştı. İlkokul öğretmenim yanıldı.

1576_5Annem mi? Annem iyi… Ergenlikten orta yaşa terfi ettiğimden beri annemin kapağını arada yavaşça gevşetip gazını alıyorum. Her ne kadar böyle yaparak ‘ozon tabakasına’ büyük hasarlar vermiş olsam da, annemin beklentilerini kısıtlamanın başka yolunu göremiyorum.

Bu vakte kadar adam olamadım, hep “beygir kafalı” oldum. Böyle saçma sapan bir dünyada da bu saatten sonra adam olabileceğimi hiç sanmıyorum…

 

Hürmetler,

Müzük: Waldeck – Make My Day

Rahatiye: Sezon 1 Bölüm 3

Elektriksel: ‘Elektro gitar’ deyince pek bi havalı olur da, ‘elektro ev aletleri’ desen kimse yüzüne bakmaz… Elektrik böyle birşeymiş demek ki…

Değişim: Hiçbirşey için değilse bile gelişmek için değişmeliyiz…

Düz mantık: Her yıl 1 milyon kişinin yılanlar tarafından ısırıldığı Hindistan aya uydu yolladı, biz de tık yok… Ne yapmalı, etrafa yılan mı salmalı bu ülkede bilemedim!

bahçe

Ah ah!: “Biz küçükken bahçelerden meyva araklardık” gibi hikayelerimiz bittiği için masumiyetini kaybetti bu toplum.

Olursa: Olana kadar, olan ise olduğu kadar…

Gururlu atanın sözü: Çükünü kes, yine de kasaba minnet etme!

Replik: Eskileri hatırlıyorum, yenileri unuturken.” Öldürsen daha iyiydi be Yılmaz abi! (Ekşi Elmalar)

Nemfoman: Havadaki nemden bile tahrik olabilen hatun modeli.

Küreselleşme: Ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel özentilik. Bknz: ‘Bilmem nerede balığı çiğ yiyollarmış, hadi bizde yapalım’.

sıla

The Sıla: Kıçını başını göstermeden de seksi olunabilineceğini kanıtlayan hatun. O kara gazoz reklamına hiç girmesen iyiydi ama neyse hatalarınla aşığım sana kız, zilli!

Deniz teoremi: Denize bakmak ilham verir + Denize dalmak heyecan verir = Deniz iyidir.

Havalı hareketler bunlar: Filmlerde ‘arkayı dönüp gitmek’ hep havalı bir şeymiş gibi gösterilir. O zaman biz bokumuza havalıyız gerçek hayatta. Sifonu çekip dönüp ardımıza bakmadan uzaklaşıyoruz…

Nesil farkı: ‘Islak mendil’ diyen yeni nesildir, ‘kolonyalı mendil’ diyen bizden!

 

Hürmetler!

 

Müzük: Travis – Side

 

 

Gereksiz Geyikler Serisi – Meydan Larousse ve Kabile Savaşları

 

 Gevşekliğimin üzerimde olmadığı ve kendimce ciddi şeylerden bahsetmeye çalıştığım bir karalama esnasında “ansiklopedi” kelimesini kullanırken ansızın aklıma küçüklüğümde geçirdiğim bi dönem geldi.

meydan-larousse

Meydan Larousse kuponları için yapılan Kabile Savaşları’na katıldığım dönemim!

O dönem ciddi savaşlar yaşanmış olup değişik streslere yol açsa da, şimdilerde anımsayınca tam geyik yapılacak bir malzeme olduğunu düşündüğümden kendimce bunun hakkında uzun uzun yazıp siz değerli takipdaşlarıma kaktırayım istedim.

Gaziyim ben kimse bilmez! Benim jenerasyonumun alayı gazete kuponlarıyla ilgili bu döneme aşinadır zaten. Onlar daha iyi anlayacaklardır demek istediklerimi…

Efemera_20150718160953_83659_9

Öncelikle şunu katiyetle belirtmek isterim ki; bu savaşları diğer savaşlardan ayıran en önemli özellik kendini yenileyen savaşlar olmalarıydı. Örneğin tarihte yaşanan önemli savaşlardan Mercidabık Savaşı yaşanmış ve bitmiştir. 3 ayda bir Mercidabık Savaşı’na katılmak diye bir olay yoktur. Bu kabile savaşları ise gazetelerin kupon karşılığında vermiş olduğu ürünlere olan talebe göre sürekli yenilenirdi.

Şimdi gelelim savaş düzenine… Bu dönemde yapılan Kabile Savaşları 3 cephede yaşanırdı. Toplama, biriktirme, teslim alma cepheleri. Bu cephelerin komutanları her kabilenin hiyerarşik düzenine göre seçilirdi. Toplama cephesinin sorumluluğu genelde evin küçüklerine verilirdi. Evin veledi sabahları bakkala gider kuponlu gazetesini alırdı. Bu cephede büyük savaşlar verdiğim için kendimden biliyorum sistemi. En önemli nokta kupon veren gazete tükenmeden bakkaldan alımını yapmaktı. Ve tabiiki gazetenin içindeki kupon sayfasının eksiksiz olduğundan emin olmaktı. Tek derdimizin “ders aralarında hangi hatunun saçını nasıl çekeriz” olduğu bir dönemden bahsettiğimi ve günde 2-3 farklı gazetede 3’er 4’er kupon takip edildiğini de düşünürsek, hiç de küçümsenemeyecek bir başarı idi bu cephede savaşmak! “Faraşel“ ünvanı bile verildi kabile konseyi tarafından bana!

İkinci cephe ise birinci cepheden zaferle ayrılan veledlerin gazeteleri bakkaldan alıp eve getirmesiyle birlikte genelde evin annesi tarafından açılırdı. Bu cephede kuponlar dikkatli bir şekilde kesilip, zarfların içinde biriktirilirdi. Bu cephede ise başarının sırrı düzenli ve tertipli olmaktı…

stres bilekliğiÜçüncü ve son cephe ise genelde evin erkeği tarafından üstlenilen teslim alma cephesiydi. Bu cephede amaç “biriken kuponları dağıtım merkezine teslim edip karşılığında ürünlerin teslim alınması” idi. Bu cephede genelde uzun kuyruklarda beklenilip, eğer varsa eksik kuponlar için dağıtım görevlisine “rica minnet” uygulanarak eksiklerin görmezden gelinmesi sağlanılırdı.

Az yukarıda bahsettiğim gibi, o vakitler kabilemizin reisi konununda bulunan annem tarafından kutsal kabilemizin etraftaki diğer kabilelerden geri kalmaması ve yine kabilemizin prestijini korumak adına, üzerinde “tap sikrıt” ve “konfidenşıl” mührü olan bir zarfın içinde bana vermiş olduğu “hergün bakkala gidip gazete alma” görevi nedeniyle içine girmiş bulundum bu savaşın!

Ne var bunda demeyin! En yakın bakkal 3-4 km idi bizim oturduğumuz apartmana. Adımlarım ise şimdikinin beşte biri oranında daha küçüktü haliyle!

Kabile reisimizin beni layık gördüğü ilk kutsal görevimin tek bir amacı vardı: Meydan Larousse kuponları!

O ansiklopedinin asırlar süren kuponları yüzünden Kitap_20161001110427_130868_6okuldan arta kalan vakitlerimi bakkala yürümekle geçiriyordum! Sadece ben değil, aynı mahallede oturan tüm akranlarım bu şekilde yaşıyordu!

Her çocuk kendi kabilesini temsilen kabile reislerinden aldıkları bu kutsal görevi yerine getirmekle mükellefti. Kuponla ne verilirse verilsin kabilelerin evinde bulunmalıydı ve bu durum her kabile için bir çeşit sosyal statü göstergesiydi! Biz de velet halimizle o zamanlar devletlerin tam farkında değildik, o yüzden kabilemizin bize verdiği bu kutsal görev bir nevi askerlikti bizim için.

İşte ben o askerliğin acemi birliğini Meydan Larousse ile yaptım. Ondan dolayı önemlidir benim için. Haftasonları gazete erken biter de kuponsuz kalırız korkusuyla sabahın karga bokunu yememiş saatlarinde gazete almaya çalışırdık. Bu sebepten gazete kapmak için kabile savaşları yaşanırdı haftasonları.

Haftasonunda aksam saatlerine bırakırsan bu işi, nah bulursun gazeteyi de kuponu da! Eksik kupon olunca da bu savaşın başka bir cephesi olan “dağıtım merkezi cephesi” komutasını üstlenen evin büyük erkeği, sabahın köründe kalkıp, savaş alanına kuponları götürüp, karşılığında malzemeyi teslim alırken eksik kuponlar için dağıtım görevlisinden ricacı olmak durumunda kalırdı! Yani bir cephede yaşanan küçük bir hata veya eksiklik, kelebek etkisi misali başka bir cephe komutanını çok zor durumda bırakabiliyordu!

arcopal2Bu görevliler de kendilerine verilen bu “birkaç kupon eksikliği görmezden gelme” inisiyatifini genelde büyük bir koz olarak kullanmaya çalıştıkları için biraz naz edebiliyorlardı. Yani görevim o kadar önemliydi ki evin büyük erkeğinin başının dağıtım görevlisinin önünde düşüp düşmemesi bana bağlıydı!

Sırf o eziyeti çektim diye Meydan Larousse okurdum küçükken. Çünkü kabile olarak o kadar eziyet çekip de sonunda ansiklopedi serisine kavuşunca farkettim ki, başka bir gazetede verilen tabak-çanaktan farklı değildi Meydan Larousse bizim kabile için!

Kuponlar karşılığı teslim alınıp, koca koli eve getirildikten sonra tüm kitaplar A’dan Z’ye dizilip raflara konulur ve süs eşyası kıvamında muhafaza edilirlerdi.

Vapurda hatun tavlamak için kendine entel süsü vermek amacıyla elinde kitap taşıyan ergen irisi gibi dizdiler ansiklopedileri kitaplığa yani!

Fakat farketmedikleri şey şuydu ki bu ansiklopediler gazete kuponuyla dağıtıldığı için her kabilenin evinde vardı aynısından! İşin daha üzücü yanı, bu ansiklopedilere her evde yapılan muamele de aynıydı!kupon

Çektiğim çilenin karşılığı bu olabilemez, olabilmemeli ulaaayn” diye gizli isyan içeren bir tepki ile A’dan başlayıp Z’ye kadar hepsini inceledim. Tabiki satır satır okuyamadım fakat ilgimi çeken bölümlerin üzerinde epey zaman harcadım. Bununla birlikte de ister istemez “okuma-araştırma” alışkanlığı edindim.

Velasıl kelam, ciddi savaşlardı fakat çok da ciddi sonuçlar doğurmadı. O dönemlerde Burak Kut’un daha farklı bir manada dediği gibi “yaşandı bitti saygısızca” ve geriye aklımdaki geçmişin geyik yapılabilitesi olan bir parçası olarak kaldı!

 

Hürmetler!

 

Müzik: Jazz Against The Machine – Spoonman

 

 

 

 

 

 

Duy

 

Kıyıda, karanlığa bulanmış bir mavinin,

Hafif rüzgarlı sahilinden sesleniyorum sana!

Duy beni;

Dediklerime takılma, demek istediklerimi anla!

 

Kim olduğunu henüz bilmiyorum,

Ama beni duymanı istiyorum!

Yoksan bile olmayan kulaklarını seferber et;

Kimsenin duyamayacağı bir frekanstan sana sesleniyorum…

 

Duy beni,

Ve bir tek sen duy!

Başkalarını dinlediğin kadar;

Dinletme başkalarına beni!

 

Gel ve yalnızlıklarımızı kafese koyup dövüştürelim!

Birbirlerini parçalamalarını izleyelim…

Kaybedenin günahından kurtulup,

Kazanana fail-i meçhul bir kenar süsü verelim!

 

Müzik: Pinhani – Beni Sen İnandır

 

 

Tasvir-i Gün

Akşam henüz olmuştur,

Karanlık rehin almıştır güneşi tam o anda;

Uzun süren pazarlıklar sonucu,

Kurtarılacağı sabaha kadar!

 

Kordon’da rehinenin şerefine dolar kadehler,

Mezesi mazi olan masalarda…

O kadar kayıplara rağmen,

Hala hatrı sayılan sağlara içilir!

 

Derken bugünler uğrar masaya,

Garson anıları masadan kaldırırken…

Boşluktan istifade derin bir nefes alınır,

Dekoltesi çıplaklığa ramak kalmış anları dillendirmeden önce!

 

Yarınlar servis edilmeye başlanır gecenin sonuna doğru,

Keskin bir sessizlik girerken ceza sahasına…

Tek bir ateş yeterlidir aslında,

Umutsuzluğun adisyona bahşiş olarak ekleneceği masada!

 

Ama hiçbirşey geçmez tam anlamıyla!

Herşeyin geçip gittiği bu dünyada…

Anlattıkların anlaşılanın ağırlığına yenilir;

Fazlası az, eksiği bol olsa bile…

 

Müzik: Mazhar Alanson – Yandım